Blog

Mesele Toprak Değil, Beka Meselesi

Mesele Toprak Değil, Beka Meselesi

Tarım sektörüyle az çok hemhal olanların son yıllardaki ana gündem maddesi hep aynı: Kaybolan tarım arazileri… Bir başka ifadeyle; imar ve rant hırsına kurban edilen, betona feda edilen bereketli topraklarımız.

Hukuki prosedüre göre, bir tarım arazisinin imara açılabilmesi için “alternatif alan bulunamaması” ve valilik bünyesindeki Toprak Koruma Kurulu’ndan “kamu yararı” kararı çıkması şarttır. Peki, ülkemizde çarklar gerçekten böyle mi işliyor? Maalesef hayır. Kısa vadeli çıkarlar uğruna paha biçilemez araziler heba ediliyor.

Burada hemen şu soruyu sormak lazım: Tek suçlu yönetenler mi? Vatandaşın hiç mi günahı yok? Sesinizi duyar gibiyim ama kazın ayağı pek de öyle değil. Eğer tarım ve hayvancılık gerçekten para kazandırsa, yüksek maliyetler çiftçinin belini bükmese; kim toprağının imara açılmasını ister? Kim verimli arazisinde apartmanların yükselmesini, havasının kirlenmesini, huzurunun kaçmasını tercih eder? Eminim ki vatandaşlarımızın %95’i bu yolu mecburiyetten seçiyor.

Toprak mı, Arsa mı?

Milletçe toprağa bakışımızda trajik bir paradoks var. Bir yandan Aşık Veysel’in diliyle toprağı “sadık yar” görüyor, onu kutsal sayıyoruz; diğer yandan hızlı zenginleşme aracı olarak “arsa” kültürünü, üretici kimliğimizin önüne koyuyoruz. Bu, ciddi bir özeleştiri gerektiren toplumsal bir dönüşümdür. Artık “üretmek” yerine “rant elde etmek” zihinlere baskın hale geldi.

Rakamlar bu acı tabloyu tüm çıplaklığıyla özetliyor:

  • Kaybedilen Alan: Son on yılda yaklaşık 27,8 milyon dekar (2,7 milyon hektar) tarım arazisi üretimden koptu.
  • Vahametin Boyutu: Bu miktar, tam 4,5 İstanbul büyüklüğünde bir alanın artık ekilmediği anlamına geliyor.

Büyükşehir Yasası ve Tarımdan Kaçış

Bu çöküşün elbette pek çok nedeni var ancak benim de TBMM çatısı altında milletvekili olduğum dönemde yasalaşan “Büyükşehir Kanunu” bu sürecin en büyük tetikleyicilerinden biri oldu. Binlerce köyün bir gecede “mahalle” statüsüne geçmesi, mera ve tarım arazilerinin imar planlarına dahil edilmesini hukuken kolaylaştırdı.

Son yirmi yılda tarım dışına çıkan kişi sayısı 600 bini buldu. Keşke bu insanlar sanayileşip fabrikalarda iş sahibi oldukları için toprağı bıraksalardı; ama gerçek bu değil. Girdi maliyetlerindeki durdurulamaz artış, çiftçiyi toprağına küstürdü. Tarlasından ayda 30 bin TL gelir elde edemeyen bir vatandaş, müteahhide verdiğinde milyonlarca lira kazanacağını görünce -bile isteye- üretimden vazgeçiyor. Fakat asıl mesele, vatandaşı bu çıkmaza sürükleyen sistemdir.

Borç Sarmalı ve Gıda Güvenliği

Hükümet, kendi çıkardığı Tarım Kanunu’na bile uymuyor. 2006 yılında çıkan yasaya göre tarıma ayrılması gereken destek miktarı GSYH’nin %1’inden az olamazdı. 2025 yılı verilerine bakalım:

  • Verilmesi Gereken: 615 milyar TL.
  • Sağlanan Destek: 135 milyar TL.

Bu uçurumun sonucu ise devasa bir borç yükü. Çiftçinin bankalara olan borcu bir yılda 869 milyar liradan 940 milyar liraya fırladı. Takipteki borçlar ise iki katından fazla artarak 8 milyar liraya ulaştı.

Sonuç olarak; Üretmeyenin tükendiği bir dünyada işimiz her geçen gün zorlaşıyor. Yarın bir gün pandemi benzeri küresel bir felaket kapıyı tekrar çaldığında, gıda egemenliğini yitirmiş ülkelerin hali perişan olacak. Unutmayalım; tarım arazilerini korumak sadece bir çevre meselesi değil, doğrudan bir milli beka meselesidir.

Previous Post

Faik Tunay's Striking Commentary on Ela Rumeysa Cebeci.

Next Post

Animal Husbandry is Being Ended in Turkey.

en_USEnglish